Sohbet Chat
Aşk & Sevgi
Cinsellik
Komedi
Erkekler
Bayanlar
Oyunlar
Yazılar
Kitaplar
Programlar
Haberler
Gazeteler
Şiirler
Resimler
HazırMesajlar
Radyolar
Astroloji
Islamiyet
Sağlik
Eğitim
Spor
Otomobil
Yemek & Mutfak
Tatil & Seyehat
Kültür & Sanat
Ticari Firmalar
Devlet & Siyaset
Sık Kullanilanlar
Hukuk
Cep Telefonu
Ünlüler
Çocuklar için
Doga & Hayvanlar
Hosting
Bize Yazin
Reklam

Portreler

Bariş Manço  Kemal Sunal  Sezen Aksu  

Barış Manço'yu, Tercüman Gazetesi Kültür Sanat servisinde çalıştığım 1986 yılında tanıdım. Bir gün çat kapı çıkıp geldi. İstanbul'a yeni dönmüş. O zaman TEM otoyolu yoktu veya kullanılmıyordu daha. Havaalanından İstanbul'a geçmek isteyenler ya sahildeki yolu veya o zamanki adıyla E-5 (daha eski adıyla Londra Asfaltı'nı) kullanmak zorundaydı. Tercüman'ın o muhteşem binası da tam bu yol üzerindeydi.
Tercüman Kültür Sanat Servisi'ni Beşir Ayvazoğlu 1985'te yeniden kurmuştu. Ben de Aralık 1985'te işe başlamıştım. Barış Manço'nun geldiği mevsim ise bahardı, yanılmıyorsam. Yani 1986'ıydı... Doğrusu ben pek şaşırmıştım. Çünkü daha 1970'lerde ortaokulda iken Cem Karaca'nın sert ideolojik 'sound'u ortalığı kasıp kavuruyordu. Fakat biz bu soundun ardındaki düşünceyi asla benimsemiyorduk. Barış Manço, "Dağlar dağlar" ve diğer şarkılarıyla bambaşka bir ses getirmişti. Yoksa o bizden miydi? (Yıllar sonra anlayacaktım ki, hem Karaca hem de Manço özüyle sözüyle bizdendi, fakat bu bahsi daha aşağıda işleyeceğim).
İşte böylesine önemli bir adam, daha ortaokuldan hayran olduğum bir sanatçı, sanki kırk yıllık bir ahbap gibi çat kapı bizi ziyarete gelmişti. Siz olsanız şaşırmaz mısınız?

Dejenere kültür / re-jenere çabaları

Birlikte Tercüman Gazetesi'nin yemekhânesine inmiş ve yemek yemiştik. O gün, kafasına siyasete girmeyi ve Kültür Bakanı olmayı takmıştı. Sohbetimiz boyunca bunu konuşmuştuk. Nitekim ona sanatçı olarak kalması gerektiğini böyle daha iyi olacağını da söylemiştik. Barış bize bozulmuş muydu, bilmiyorum. Fakat şu bir gerçek ki, o siyasete girmemek, bir sanatçı olarak kalmakla hayatının en büyük kararanı vermiş oldu. Siyasete atılma düşüncesi sanıyorum onda ANAP'ın ilk seçimlerde hemen her kesimden insanı pek acele bir şekilde aday göstermesinden ve bir de Hollywood kökenli bir aktörün ABD Başkanı olmasından neşet etmişti. Bunlar zahiri faktörlerdi. Fakat o aslında siyasete kötü gittiğine inandığı bir şeyleri değiştirmek için girmeyi tasarlamıştı. Daha sonraki yıllarda televizyonlarda yaptığı çocuk programlarıyla bu idealini önemli bir şekilde gerçekleştirdi diyebilirim. Kültür hayatımızın "dejenere" olduğunu ve onun mutlaka "re-jenere" edilmesi gerektiğine inanıyordu. Dikkat edersek, TV'lerde yeni "jenerasyon"a, beslenmeden hijyene, insan sevgisinden başarılı bir kişi olmaya kadar hem son derece modern ve hem de asla kökünden kopmayan bir eğitim vermeye çalışıyordu. Fakat eğer siyasete atılıp Kültür Bakanı
makamına otursaydı bu kadarını asla başaramazdı. Cenazesinde arkasından akan insan seli asla bu kadar büyük olamazdı... Ki bu insan selinin ne manaya geldiğini biraz sonra yazacağım.

Müzikteki yeri nereydi?

Yazımın başında Cem Karaca'nın ideolojik soundunun ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda bir başka soundun bu yangını dengelediğini ifade ettim. Evet, o yıllar 68 kuşağının dünyayı istedikleri gibi değiştireceklerine inandıkları yıllardı. 68'liler daha sonra ilginç bir sapmayla Marksizm'e kaydılar. Bir yandan işçi hareketleri, bir yandan öğrenci olayları Türkiye'yi de kasıp kavuruyordu. Türkiyeli 68'liler sanat alanında (Türk popu bağlamında) sırtlarını Cem Karaca'ya dayamışlardı. Karaca "Bütün halk birlik olmazsa kavga haklı olmuyor" (yaya kaldırımlarından geçerken ne kadar doğru bir söz olduğunu hep dünürüm); "Almış götürmüşler seni çökertmişler ıssıza" vb. şarkılarını Anadolu'nun bağrından derliyordu ve bunu Marksizm'in ütopyası için kullanıyordu. Beslendiği kaynak doğru, sesi yeniydi ama "halka rağmen halk için" gibi inanılmaz bir boşluğa düşüyor, hayatını inandığı bir dava uğruna Sahra
çölüne yöneltiyordu. Cem tam bir 'kentsoylu' idi. Bektaşi Karaca ile Ermeni Toto'nun erkek çocuğuydu. Yani bir halitaydı. Yani Osmanlı'ydı. Kökeni böyleydi evet ama tuttuğu yol bu kökene karşıydı. (Günümüzde taklitçileri var. Çoğu ya köy kökenli, ya gecekondu çocuğu. Yani varoşlarda doğup büyümüşler. Ne kentli olabiliyor, ne kendi kalabiliyorlar. Kiminin peygamberi Apo, kiminin belirsiz...)
Üstelik Cem Karaca sonsuz bir Anadolu sevgisi taşıyordu. İnanılmaz bir dil ve kültür hazinesinin üstünde olduğunu biliyordu. Çünkü babası, annesi ve doğup büyüdüğü şehir bunu ona neredeyse genetik olarak öğretmişti. Ancak solculuğu yanına bırakmadı. Genlerini ve geleneği reddetti. Bu da onun dev müzik ırmağını Büyük Sahra'ya salması oldu. Her damlası korkunç ve kızgın güneşin altında buharlaştı... Nitekim Yasemin'in Penceresi'nde Barış Manço için "Senin tuttuğun yol doğruydu" derken benim çeşitli yerlerde yazdığım bu gerçeği kendi ağzıyla da doğruluyordu...

Bir nehirde iki defa yıkanılmaz

Bir diğer yanda hemen hemen aynı şartlarda Türk pop müziğine el atan ve başaran Barış manço vardı. Manço da gerçek bir İstanbullu. Geleneğin tam göbeğinden geliyordu. Bu yüzden Cem'in düştüğü tuzağa düşmedi. Geleneği reddetmedi. Gelenek en zor anında bile Barış'ın batmasına izin vermedi. Barış'ı Barış yapan, gittikçe büyümesine arkasından inanılmaz bir insan selinin göz yaşlarıyla onu uğurlamasına sebep olan da buydu. Barış kelimenin tam manasıyla bir elinde büyüteç, bir elinde süzgeç gezen bir derviş gibiydi. Gitarına veya piyanosunun tuşlarına her vuruşunda tınlayan melodiler önce onun ruh süzgecinden geçiyordu. Kullandığı kelimeler de öyle. Melodinin bütünü ve şarkı sözlerinin her bir şarkıdaki bütünü de öyle. Hiçbir sesin, hiçbir sözün kendine yani Türk toplumuna yabancı olmamasını sağlıyordu. Beyni farklı çalışıyordu. Aslında yaptığı Cem Karaca ile aynı şeydi. Anadolu'nun bağrından kopup gelen ve kentlere yerleşen insanlara kendi öz müziklerini yeni bir sesle, yeni bir üslupla sunuyorlardı. Bunda yadırganacak hiçbir şey yoktu. (Üstelik bazı bakımlardan Cumhuriyetin Batıya dönük yüzünü de tebessüm ettirecek başarılı çalışmalardı bunlar ki, bu ayrı bir bahis olarak ele alınabilir....) Çünkü "bir nehirde iki defa su içilemeyeceği" gibi, hayatın değişmeyen tek gerçeği de değişmeydi. İşte bu iki büyük sanatçı bunu fark etmişti. Barışın, bu bağlamda idrak üstünlüğü vardı. Cem Karaca ile aralarındaki fark şuydu ki, Barış, başka sosyolojilerde doğmuş, başka gerçekliklerin ifadesi olmuş ve bambaşka bir coğrafyada inanılmaz bir zorbalıkla tutunabilmiş gel geç politikalara iltifat etmiyordu.

Barış Manço menkıbesi

İşte bu iltifatsızlık "Barış Manço menkıbesi"ni başlamıştı. Menkıbe diyorum çünkü onun cenazesi, başka kimse yazdı mı bilemiyorum, bana Mevlana'nın cenazesini düşündürdü. Mevlana bütün hayatı boyunca "Gel, ne olursan ol gel!" demiş, ölümünde Türküyle, Arap'ıyla, Yahudi'siyle, Rum'uyla, Ermeni'siyle yetmiş iki milletten, çeşitli dinlerden, mezheplerden ve meşreplerden insan tarafından uğurlanmıştı. Mevlana ölüm anına "Şeb-i Arus" (Düğün Gecesi) diyordu. Nitekim Barış Manço'nun ölümünden sonra Moda'daki evinin önü, karşıdaki kilisede onun için ayın yapılması, ertesi gün tabutunu bekleyen insanların alkışlarla onu anmaları, AKM' de ve daha sonra cenaze kortejinde halkın tutumu onun ölümünü ve cenazesini neredeyse bir "düğün gününe" çevirmiş gibiydi. Dış şekil bu olmakla birlikte, Barış Manço'nun manevi etkisi de aynı fikri uyandırıyor. İnsanlar bir müzik adamını neden bu kadar çok severler?

Toplumun önderleri değişiyor mu?

Mevlana Anadolu'da bir sevgi atmosferi kurduğunda, Anadolu Selçuklu Devleti ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Moğolların baskısı, iç isyanlar ve daha bir çok sebep, insanların siyasî önderlerden uzaklaşmasına sebep olmuş bunun yerine dünyadaki en sahih taleplerimizden biri olan "iç huzur"u sağlayan tarikat şeyhlerine yönelmişlerdi. Savaştan, yalandan, dolandırıcılıktan uzak, ahlaklı ve iyi insan olmayı öğreten bu dinî önderler içinde Mevlana çok farklı bir yere sahipti. Çünkü o hem halkın dilini hem de ariflerin
gizli dilini konuşuyordu. Dairenin tam ortasında duruyordu. Yani her şeyin birbirine en çok yaklaştığı yerde.
Bugün de toplumumuz büyük sarsıntılar geçiriyor. Ekonomik baskılar dayanılmaz boyutlarda. Örtülü bir iç harp olarak tarif edilen terör bütün insanlarımızın canını yakıyor. Siyasi önderler şu veya bu biçimde inandırıcılıklarını yitirmiş durumdalar. Üstelik bu önderler, defalarca ülkeyi yönettikleri halde inanılmaz bir şekilde hemen hemen aynı argümanları kullanarak, bu genç, dinamik fakat kırgın, küskün ve şaşırmış toplumu ayrı ayrı yönlere çekmeye devam ediyor. İşte bütün şaşkınlığına rağmen Türk toplumu belki de bilinçaltı bir hamleyle kendi "önderini" tarif etmektedir.Türkiye adeta bir ağızdan Türkiye'yi yöneten, Türkiye'nin gidişinde etkili olan en yüksekteki ve en alttaki önderlere, yöneticilere, iş adamlarına, sanatçılara ve giderek kendi kendisine şunu söylemeye çalışıyor: "Barış gibi ol!" Bu da bize gösteriyor ki, Türk insanı artık hem siyasette, hem sanatta ve her alanda artık Mevlana, Yunus gibi fark gözetmeksizin insan sevgisiyle dolu, insanlar için yaşayan ve onlara hizmet eden samimi, sahih önderlere ihtiyaç duyuyor! Sanıyorum Barış Manço'ya son yolculuğunda gösterilen büyük sevginin sebebi budur.

Tüm yazı EgitimHaber.Com Sitesine Aittir.
Linkler